22 Aralık 2013 Pazar

Rönesans ve Osmanlı


Taha Akyol’un Hürriyet’te yazdığı bir köşe yazısında ileri sürdügü, aşağıdaki paragrafta yer alan görüşlerine cevap olarak yazdığım yazıdır.

Bu kadar önemli olan Rönesans’ı Osmanlı niye fark edip gereğini yapmadı?
Bu soru iki bakımdan yanlıştır.
Evvela tarihe aykırıdır. Bugünden geriye bakan bir sorudur. İtalya’da Rönesans’ı yürütenler de, aynı dönemdeki Osmanlılar da bunun gelecek asırlardaki sonuçlarını bilmiyorlardı. Kaldı ki, Sinan hiçbir şekilde Da Vinci’den geri değildi, hatta başarıları daha somuttu. Osmanlı’nın oraya özenmesi için o asırlarda bir sebep yoktu.
Sualin yanlış olmasının ikinci sebebi, Rönesans denilen uzun ve karmaşık toplumsal hadiseler zincirinin ‘devlet’ kararıyla yapıldığı sanılarak Osmanlı’nın devlet olarak ne yaptığının sorgulanmasıdır. Halbuki Rönesans olaylarının devletle ilgisi yoktu.

Taha Akyol

Öncelikle, ‘Rönesans’ı Osmanlı niye fark edip gereğini yapmadı?’ Sorusunu sormanın yanlış olduğu yönündeki görüşünüze katılmıyorum. Tarih bilimi sadece geçmişteki olayları kronolojik olarak sıralamak değilse, işin içine yorum da katmaya hakkımız varsa, tabii ki bugünden geriye bakan sorular soracağız. Oynanmış bitmiş bir satranç karşılaşmasını da meraklıları irdeleyip, ‘şu hamle yanlış olmuş, bu hamle doğru olmuş’ şeklinde yorumlar yaparlar. Bu tür irdelemeler ve yorumlar yeni öğrenenlerin gelişmesine yardımcı olur. Dolayısıyla, bu tür soruları sorup tartışmayı anlamlı buluyorum ‘İtalya’da Rönesans’ı yürütenler de, aynı dönemdeki Osmanlılar da bunun gelecek asırlardaki sonuçlarını bilmiyorlardı’ demişsiniz. Kimsenin geleceği bilme lüksü yok. Ama, devlet adamlarından beklenen ‘öngörü’ sahibi olmalarıdır.

İkinci olarak, Rönesans’ın ‘devlet’ kararıyla yapılmadığına ben de katılıyorum. Ancak, sizin de belirttiğiniz gibi, Rönesans’ı hazırlayan gelişme, İtalya’da muazzam bir servet biriktirme olanağına kavuşan bir burjuvazinin ortaya çıkmasıdır. İşte bu noktada devletlerin yapabileceği ve yapması gereken şeyler vardır.  Osmanlı’nın Batı’ya özenmesi için o asırlarda bir sebep olmadığına da katılmıyorum. Sinan, Da Vinci’den geri değildir ama tek örnektir. Churchill’in tabiriyle ‘yüzyılda bir çıkan dahilerden’ biridir. Osmanlı’nın sisteminin bir ürünü olmadığı, ikinci bir Sinan’ın yetişmemiş olmasından bellidir. Sonuç olarak, Osmanlı’nın uygarlık yarışında Batı’dan geride kalmış olduğunu, dolayısıyla, birşeyleri yanlış yaptığını kabul etmemiz lazım. Üstelik bu yarışın başında Batı’dan daha iyi konumlanmış durumdaydı. Bunları neye dayanarak söylediğimi aşağıda anlatmaya çalışacağım.

Büyük ve parlak İslam medeniyetinin ortaya çıkmasında Müslümanların Akdeniz ticaretini ele geçirmiş olmalarının belirleyici rol oynadığını kabul ediyorum. Moğol istilasının ve Haçlı seferlerinin sonucunda Akdeniz ticareti İtalyan gemicilerin eline geçti. İtalyan şehirlerinde büyük servetler biriktiren burjuvazi Rönesans denilen gelişmeleri yarattı. Bu da tamam. Ama, bunun sonrasında coğrafi keşifler yüzünden Akdeniz önemini kaybetti, Osmanlı bu önemini kaybeden coğrafyada kurulduğu için yapacağı fazla birşey yoktu demek tam doğru değil. Niçin değil? Birincisi, Osmanlı’nın kurulduğu XIV. yüzyıl başı ile coğrafi keşiflerin etkilerini göstermeye başladığı XVI. yüzyıl başı arasında iki yüzyıl var. Bu süre içinde Osmanlı oldukça avantajlı bir konuma sahipti. İkincisi, coğrafi keşiflerden sonra da Osmanlı’nın devlet olarak yapabileceği şeyler mutlaka vardı. Şimdi gelin bunlara sırasıyla bakalım.   

Osmanlı, kuruluş döneminde, elverişli konuma sahipti

Haçlı seferleri sonucu Akdeniz ticaretinin Araplardan İtalyanlara geçmesinin bazı yan etkileri de oldu. Haçlı Seferleri sırasında ve sonrasında, Haçlılara en çok zorluk çıkaran ülke olan Mısır’ı zor durumda bırakabilmek için Papalık bu ülkeye abluka uyguladı. İtalyan gemiciler, kazancın cazibesine kapılıp, Papa’nın emrine pek uymadılar ama yine de Hindistan-Basra-Mısır üzerinden Avrupa’ya giden yol riskli hale geldi ve buna alternatif olarak, Arapların ticarete ağırlığını koymasıyla önemini kaybetmiş olan Anadolu tekrar canlılık kazandı. Selçukluların bol bol inşa ettiği kervansaraylar da bu canlanmanın kanıtı ve göstergesidir. Ayrıca, XII. yüzyılda Almanya’nın da bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmaya başlaması sonucu, Karadeniz ve Güney Rusya üzerinden Almanya ticareti başladı. Karadeniz limanları da önem kazandı. Cenevizliler, Karadeniz-Boğazlar yolunu kullanmaya başladılar. Balkanların fethi de Osmanlı’ya Avrupa ile doğrudan ticaret olanağı verdi.

En elverişli karayolu ve suyolları Osmanlıları Avrupa’nın hemen bütün yeni doğmuş pazarlarına ve endüstri alanlarına, önemli tüketim merkezlerine kolayca ulaşma durumuna sahip kılmış bulunuyordu. (...) Selçuklu dönemi Anadolu endüstrisi ile Bizans’ın Marmara, Ege ve Rumeli çevreleri endüstrisi, Osmanlı yayılması sonucu, aynı siyasi sınırlar içinde birleşmiş güçlü bir sanayi bütünü oluşturdukları için, Türkiye’yi öteki Müslüman ülkelere bakarak, Yeniçağ’ın ilk yüzyılı içinde de bu bakımdan Avrupa ile atbaşı gidebilecek duruma getirmişti. (...) Karadeniz’in kuzey ve doğu iskelerinden başlayan yollar da Türk ekonomisini Rusya, Orta Asya ve İran ticaretine bağlıyordu. Demek oluyor ki Türkiye (Osmanlı), yerlerine kendi imparatorluğunu oturttuğu Araplardan ve Bizanslılardan çok üstün koşulları ele geçirmiş olduğu gibi Batı Hıristiyan dünyasıyla atbaşı gidebilecek olanaklara sahipti. (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, YKY, s. 498-499)

Sermaye birikimi imkanları açısından Osmanlı’nın ekonomik yapısı’nın incelenmesi

Tarihteki ekonomik ve buna bağlı olarak sosyal atılımların belli bir sosyal sınıfın elinde sermaye birikmesi sonucu geçekleştiğini kabul etmek lazım. İsterseniz Osmanlı’daki sosyal sınıfların yapısına ve bunların sermaye biriktirme potansiyallerine bir göz atalım.

Osmanlı’da sosyal sınıfları, köylü, şehirli ve devlet hizmetlileri (askeri) diye ayırmak mümkün. Piramidin en alt basamağını teşkil eden köylü sınıfının sermaye biriktirme potansiyeli olmadığı için onun üzerinde durmamıza gerek yok. Zaten toprağın sahibi devlet olduğu için köylü sadece kiracı durumunda. Şehirde oturanlardan devlet hizmetlilerinin dışında olanlar genelde esnaf ve tüccar. Esnaflar, lonca adı verilen kuruluşlar etrafında örgütlenmiş durumda. Osmanlı’nın ekonomisinde önemli yeri olan bu teşkilatı konumuz açısından biraz incelemekte yarar var.

Lonca

Her meslek erbabının ayrı bir loncası vardı. Bu loncalardan ancak büyük şehirde olanlar istisnai olarak geniş pazarlar ve başka ülkeler için üretim yaparladı. Yaygın olan durum yerel ve küçük bir pazar için yapılan sınırlı üretimdi. Adam yetiştirmede, mamul üretmede ince kurallar vardı.  Müşteri zevkine ve kesesine göre ürün çeşitlendirmek mümkün değildi. Rekabet kavramı ve kar odaklı olmak hoş görülmezdi. Fazla paranın peşinde koşmak ahlaksızlıktı. El emeği ve alın teri kutsaldı. Rekabeti önlemek adına loncanın ihtiyacı olan hammadde bir araya getirilir her üyeye şeffaf bir şekilde paylaştırılır, üretilen ürün lonca adına satılırdı. Üretilen malların fiyatı kadılar tarafından belirlenirdi (narh). Bu belirlemede kullanılan kriter genellikle maliyet artı emekti. (Capital Formation in the Ottoman Empire, Halil İnalcık, The Journal of Economic History, Vol. 29, No. 1 sayfa 10’dan özetlenerek alınmıştır.)

Bu düzen içerisinde sermaye birikiminin olanaklı olmayacağı açıktır. Nitekim, H. İnalcık, Bursa, Edirne ve İstanbuldaki, ölen kişilerin bıraktığı mirasın kaydedildiği tereke defterlerinde yaptığı 1550-1650 yılları arasını kapsayan incelemede hatırı sayılır servete sahip hiçbir esnafa rastlamamıştır. Lonca sistemi XIX. yüzyıla kadar yaşamıştır. (age. s. 21)

Diğer Şehirliler

Esnafın dışında kalan bazı şehirlilerin sermaye biriktirmek için daha fazla şansa sahip olduklarını görüyoruz. Bunlar, sarraflar ve tüccarlardır. Sarraflar, altın ve gümüş ticareti yapan, faizle borç para veren ve mültezimlik yapan (devletten hak satın alarak kendi hesabına vergi toplayan) kişilerdir. Tüccarlardan ise uzun mesafeler arasında ticaret yapan kişileri kastediyoruz. Özellikle İstanbul’a zahire getirenlerin büyük paralar kazandıklarını görüyoruz. (age. s. 25) Halil İnalcık’a göre, yaygın kanının tersine, tüccarların büyük çoğunluğu gayrimüslim değildi. Özellikle XVIII. yüzyıla kadar Müslüman tüccar gayrimüslim kadar yaygındı. Bu tarihten sonra Doğu ile ticaret azalıp Batı ön plana çıkınca gayrimüslim tüccar sayısı da arttı.

Askeri sınıfı

Bunlar devlet memurlarıdır. Tamamı devşirmedir. Bir kısmı maaşını nakit olarak alır. (Enderun hizmetlisi, kale koruyucusu, şehir subaşısı, asesler) Diğerlerine ise devlet, yaptıkları hizmetin karşılığında maaş ödemek yerine belli vergileri kendi hesabına toplama hakkı tanımıştır. Bu kişilere Dirlik (tımar) erbabı denir (Tımarlı sipahi, sancakbeyi, beylerbeyi, vezir, yüksek memur). Bu sınıftan olan yüksek rütbeliler arasında büyük servet sahibi olanlar vardır. Ancak bu kişiler, servetlerinin kaynağı olan dirliklerin gerçek sahibi olmadıkları, sadece görevleri devam ettiği sürece dirliklerden gelir elde edebildikleri ve bu dirlikleri miras olarak bırakamadıkları için gelirlerinin sürekliliği yoktur. Bu duruma çözüm olarak geliştirilen yaklaşım ise vakıf kurmaktır.

Vakıf

Hayır işi özelliği taşıyan bir yapı oluşturulur. (cami, medrese, hastane, aşevi, çeşme, köprü, tekke, türbe vs) Bu hayır kuruluşunun masraflarını karşılayacak, bakımını yapacak bir gelir kaynağı gerektiği için, padişahtan alınan temlikname ile vakıf kuran kişinin tımarı, özel mülk statüsü kazanır. Gelirleri vakıf ihtiyaçlarına tahsis edilir. Vakıf kurucusunun mirasçıları, vakıf yöneticisi yapılır ve ömür boyu gelir sahibi olmaları sağlanır. Vakfın giderlerini karşılamak için bir tımarın geliri tahsis edilebileceği gibi, bu gelir, gayrimenkul kirası, nakit para faizi de olabilmektedir. Vakıflar, kuruldukları yere belli bir ekonomik canlılık getirmekle birlikte, esas itibarıyla, üretici değil tüketici kuruluşlardır. Hiçbir zaman gerçek bir kapitalist kurum olmamışlardır.

Köylerdeki durum

Osmanlı’da toprağın devlete ait olması dolayısıyla topraktan kaynaklanan sermaye birikimi mümkün değildi. XVI. yüzyılın ortalarından itibaren, Batı’da kıymetli madenlerin bollaşması sonucu ortaya çıkan enflasyon, Osmanlı’daki ücretli memurların reel gelirlerini düşürünce bunlar yeni gelir kaynakları arayışına girdiler. Bulabildikleri en karlı ek gelir, faizcilikti. Yüksek faizlerle para verdikleri köylüler  borcunu ödeyemeyince topraklarına el koydular. Aslında bu el koyma işi (toprak devletin olduğu için) pek yasal değildi. Ama işin bu yönünü de rüşvetle hallettiler. Böylece Osmanlı’da ilk defa geniş arazilerin özel şahısların elinde toplanması durumu ortaya çıktı. Bu durum, XVII. yüzyıl başında çıkan Celali karışıklıkları sonucu, güvenlik yüzünden köylülerin topraklarını terk edip kaçması ve boşalan topraklara çoğunluğu Kapıkulu, Yeniçeri olan şahısların el koymasıyla devam etti. Bu şekilde toprak sahibi olanların çoğu, ekip biçme şeklindeki tarıma pek rağbet etmeyip, kaçakçılığa daha uygun olduğu için koyun yetiştiriciliğine yöneldiler. Bu gelişmelerin sonucu, özellikle sahillere yakın arazilerin yeni sahipleri bir miktar sermeye biriktirme olanağı yakaladılar. (age. S. 34-35)

Osmanlı ekonomik sisteminin genel değerlendirmesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik yapısı geleneksel Ortadoğu devletlerinin tipik bir örneğidir. (age. S. 40) Türkiye’nin ekonomik düzeni, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, hele uluslararası ticaret yönünden, önemli bir değişme geçirmemiş, Ortaçağ Özgenliğini (Selçuklu Türkiyesi dönemindeki ana yapısını) koruyagelmişti. (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, YKY, s. 502) Üretim ve dağıtım üzerinde yakın kontrol uygulanmıştır. Sanayi üretimi lonca sisteminin katı kuralları ile sınırlandırılmış, hiçbir zaman Avrupa’nın Merkantalist sistemine gidiş görülmemiştir. En büyük zenginler yüksek devlet memurları arasından çıkmış ancak bu kişiler, sistemin doğası gereği, birikimlerini, üretici olmayan vakıflara yatırmayı tercih etmişlerdir. Semaye birikimi gerçekleştirme imkanını sadece sarraflar, bölgeler ve uluslararası ticaret yapan büyük tüccarlar ve köylüyü borçlandırarak toprağına el koyan bazı devlet memurları, o da çok sınırlı ölçekte bulabilmiştir.

Batı’lı devletlerde durum

Siz, Rönesans’ın devletle ilgisi olmadığını yazmışsınız ama, bu dönemde Batılı tüccarların ve sanayicilerin başarılarının arkasında devlet politikalarının olduğunu görmekteyiz.

Avrupa’nın bu iç ticaretinde Venedik ve Cenevizlilerin üstünlükleri ve satıcılık tekelleri uzun sürmedi. Dokuma sanayii Fransa’ya ve oradan Flandre’a geçti. Özellikle bu bölgenin dokumacılığı, Kuzey İtalya’yı gölgede bırakacak bir gelişme kaydetti. İngiliz koyunculuğunun ünlü yünlerinin Flaman dokumacıları için hayati bir hammadde olması dolayısıyla, İngiliz koyun üreticileri ve yün tüccarları bu sayede büyük kazançlar sağlamaya başladılar. Onun arkasından İngilizler, kendi yünlerini kendi işlemek üzere, Londra’da çuha sanayiini kurarak dünyaya ün salmış kumaş endüstrisinin sahibi olmayı başardılar. Bu durumda Britanya yünlerinden yoksun kalan Avrupa karası kumaşçılığı önemli bir hammadde bunalımı geçirdiği gibi, İngiliz yün tüccarlarını dışarıya yün satmaktan alıkoymak da, bu ülke kralı için önemli bir sorun oldu. Daha XIV. yüzyılın ilk yarısında, İngiliz kralı II. Edward, yerli kumaşları rekebetten korumak için, İngiltere’ye yabancı kumaşın sokulmasını yasaklamış bulunuyordu. Fransa Kralı XI. Louis de, Fransız mallarının reklamını yapacak ilk sergiyi İngiliz başşehri Londra’da açacak kadar biliçli bir iktisat politikası güttü.’ (H. Pirennne, Economic and Social History of Medieval Europe, s. 221)

Yukarıdaki alıntıyı yaparak, şu yorumda bulunuyor Mustafa Akdağ: ‘Artık Avrupa’da her devletin kendi ülkesinde milli bir ekonomi siyaseti uygulaması gerektiği ortaya çıkmış, böylece, her kral ve onun hükümeti memleketin ticaret ve endüstrisini geliştirecek tedbirleri almayı baş görev sayar olmuştu. (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, s. 484)

Türkiye’nin artık kapı komşusu olan Avrupa devletlerinde ekonomik atılım her ülkenin kralını ve hükümetini derinden etkilemiş, devletin, siyasi olduğu kadar ekonomik bir bütünü ifade ettiği yöneticilerin kafasına iyice yerleşmişti. Onun için, krallar tüm iktisadi güçleri millileştirme, iç ticareti ve yerli endüstriyi geliştirme, dış ticareti ülkenin çıkarları yönünden yapılan anlaşmalarla yürütme, öteki devletlere yollanan elçilerin, yanlız siyasi değil, iktisadi ve ticari ilişkileri de ustalıkla yürütecek kişilerden seçilmesi vb konuların devlet işi olduğunu kabul ediyorlardı. Devlet varlığının devamının yalnız askeri güce değil, ekonomik sağlamlığa da bağlı bulunduğu, Batı’da artık doğal bir kanıydı. (H. Hauser, Peuples et Civilisations, s. 51) (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, YKY, s. 502)

Osmanlı’nın Batı’ya özenmesine gerek yok muydu?

Bu aşamaya kadar, sadece Osmanlı’nın ve Batı’nın ekonomik yaklaşımlarını ortaya koymaya çalıştım ve hangisinin üstün, hangisinin iyi olduğuna dair bir yorumda bulunmadım. Şimdi kritik soruya geliyoruz: Osmanlı’nın ekonomik yaklaşımı bilinçli bir tercih miydi? Öyle ya, her devletin, şu veya bu şekilde sermaye birikimi imkanları yaratarak kapitalizme zemin hazırlaması şart mıdır? Hepimiz biliyoruz ki, bugüne kadar yaşanmış tüm sermaye birikimi hikayelerinin geçmişinde kan, gözyaşı ve sömürülen emekçi kitlelerin çektiği ızdıraplar yer alır. Oysa Lonca sistemine bugünkü tüketim toplumunun yarattığı şartlanmadan kendimizi arındırarak baktığımızda derin bir felsefe ve insani değerlerin hakim olduğu bir yaşam tarzı görüyoruz. Köylerdeki düzen de, herkezin işleyebileceği kadar toprağın tasarruf hakkına sahip olmasına dayanıyor. Osmanlı devleti, Batı’nın emek sömürüsü üzerinde yükselen bireyci sistemini reddedip, kendi toplumunun değerlerine daha uygun düşen insancıl bir sistemi bilinçli olarak mı seçmişti acaba? Eğer böyle olsaydı, bu seçimi büyük bir saygıyla karşılar, bu seçimin sonucu olarak bugünün Türkiyesinde kişi başına düşen milli gelirin Batı’ya kıyasla ne kadar az olduğunu eleştirmeyi aklımdan bile geçirmezdim. Ancak, konuyu biraz derinlemesine incelediğimizde durumun maalesef böyle olmadığını görüyoruz.

Osmanlı ekonomisi hiçbir devirde çok iyi değildi

 Osmanlıların geniş toprak fetihleri devrine erdikleri XIV. yüzyılın sonlarına doğru bile, memleketin para darlığından kurtulamadığını en eski kaynaklardan kimisi kaydetmiştir. (Aşıkpaşazade, İstanbul yayımı, s. 56, Neşri, TTK yayımı, s. 204) (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, s. 635)

I. Selim devri, devlet gelirleri yönünden, çok zengin olarak söylenegelmiştir. (...) Fakat, hükümet harcamaları yönünden para tedarikinde uğranan zorluğun, II. Bayezit devrindeki kadar olmasa bile, tam giderilemediğini kabul etmek yerinde olacaktır. (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, s. 653)

Batılılar, XVI. yüzyılın ortasında denizaşırı ülkelerinden taşıyıp getirdikleri kumaşlarını Anadolu’da satıyorlar ve yerli dokumacılığımızı tehdit edebiliyorlardı.

1599’dan sonraki dönemde, Frenk malları daha çok artacaktır. (...) Batı’nın bir yandan yapılmış mal sürme ve öte yandan hammadde yüleyip götürme biçimindeki alışveriş niteliği, Türkiye’nin yerli sanayiini yanlız hammadde sıkıntısına sokmakla kalmıyor, yerli yapımı malların Batı yapımı mallarla rekabet edememesi yüzünden, Türkiye’de endüstri gittikçe ölü hale geliyordu. (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, s. 663)

Yani, hammadde satıp mamul almak ve bunu yerli sanayimizin hem hammaddesiz kalması hem de rekabet edememe yüzünden zarar görmesi pahasına yapmak şeklindeki sömürge ticaretini Muhteşem Yüzyıl’da başlatmıştık. Halbuki İngiliz kralı II. Edward, ülkesinde, hammadde çıkışını, mamul girişini yasaklayarak efsanevi İngiliz dokumacılığının gelişmesine önayak olmuştu.

Ekonomi kötüye gidince Osmanlı hangi önlemleri aldı?

I. Süleyman devrinde daha da vahim hale gelen ekonomik sorunlar için nasıl önlemler alındı biliyor musunuz? Mustafa Akdağ’ın adı geçen eserinden özetleyerek aktarıyorum. (s. 654-656)

1.      Köylülerin üzerine yazılmış araziler yeniden ölçüldü. Fazla bulunanlar ayrılıp, tapu resmi alınarak başkalarına verildi. Arazi tahriri denilen bu işlem, devlet memurlarının yaptıkları yolsuzlukların da etkisiyle büyük hoşnutsuzluklara sebep oldu. İsyanlar çıktı.

2.      Şehirlerden alınan vergilerin (mukataa) toplanması işi taşeronlara verilmeye başlandı. (İltizam)

3.      Maaşları yükselmiş Yeniçeriler, yüksek tımarların başına tayin edilerek bunların maaş yükünden kurtulma yoluna gidildi. Ancak, o güne kadar Türklere verilmesi adet olan tımarlı sipahiliğin kapıkullarına verilmeye başlanması, bu kurumun çöküş nedenlerinden biri oldu ve devlet bundan büyük zarar gördü.

4.      Şer-i kurallara göre alınan vergilere dokunulamadığı için, devletin savaşa giderken aldığı vergi (avarız vergisi) yarım yüzyıl içinde üç katına çıktı ve sadece seferde alınırken sürekli hale dönüştürüldü.

Osmanlı’nın ekonomik yaklaşımı nedir?

Osmanlı’nın tüm politikası savaşmak ve vergi almak üzerine kuruludur. Mustafa Akdağ, bu konuda açıkça şunları söylemektedir: Osmanlı devletinin bütün bir düzenliği, bir tek iş, yani ülkeden daha çok vergi elde işi olarak düşünülmüş gibidir. Sanki vergi almak kamuyu idare için değil de, kamuyu idare vergi almak için bir konudur. (Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, YKY, s. 553)

Yukarıda belirttiğim iyi niyetli yaklaşıma sadık kalarak Osmanlı’nın mevcut düzenini bilinçli bir tercih olarak kabulde ısrar etsek dahi, bu defa da ekonomi yönetimini beceriksizlikle suçlamamız kaçınılmaz olacaktır. Sanayide Lonca sistemi sürdürülmek isteniyorsa, gümrük duvarlarının iyice yükseltilip, yerli üretimin Batı’nın rekabetinden korunması gerekirdi. Böylece Batılıların Osmanlı ülkesinden hammadde ithal edebilmek için nakit ödemek zorunda kalmaları sayesinde para (kıymetli maden) darlığına da çözüm getirilmiş olabilirdi. Oysa, Osmanlı’nın aklına, ülkeden gümüş çıkışını yasaklamaktan başka bir önlem gelmemiş, bu da bir işe yaramamıştır.

Akdeniz’in önemini kaybetmesi karşısında alınacak önlemler yok muydu?

Yarış koşulup bittikten sonra hangi ata oynanması gerektiğini söylemek tabii ki çok kolaydır ve bir anlam ifade etmez. Ama, biz ölümlülerin elinden gelen budur. Koskoca imparatorluğu idare etmiş olanlardan ise daha fazlasını beklemek hakkımızdır. Örneğin Süveyş kanalı XVI. yüzyılda açılmış olsa, Osmanlı’nın gölü durumunda olan Akdeniz tekrar ticaretin gözdesi olmaz mıydı? M.Ö. 2000 yılından beri insanların kafasında olan, Romalılar ve Araplar tarafından üzerinde tasarımlar yapılan bu projeyi gerçekleştirmek koskoca Osmanlı İmparatorluğu için imkansız mıydı? Yoksa bir vizyon eksikliği mi söz konusuydu? Bu konuyu II. Selim’in gündeme getirdiğini biliyoruz. O gün yapılsaydı, yine de geç değildi. Ancak bu iş için, Don ve Volga’nın birleştirilmesi projesi kadar bile gayret sarfedilmedi.

Herkez, I. Süleyman’ı, kapütilasyonlar yüzünden eleştirir. Bence bu padişahın yaptığı en hayırlı iş budur. Akdeniz ticaretinin canlandırılmasına yöneliktir. Vizyoner bir yaklaşımdır. Ancak altının doldurulması gerekirdi; bu yapılamadı. Tabii ki bu yaklaşım, yukarıda sözünü ettiğim, ‘Lonca sistemine sadık kalacaksak gümrük duvarlarını yükseltmeliydik’ yaklaşımı ile çelişir. Kapütilasyonlarda karşılıklılık prensibi vardır. Osmanlı vatandaşları da Avrupa devletlerinde bir Avrupalının Osmanlı ülkesindeki sahip olduğu haklara sahipti. Dolayısıyla, bu anlaşmadan zararlı çıkmamak için, Osmanlı’nın da Avrupa ülkelerinde satabileceği mallar üretip satmanın yollarını bulması gerekiyordu.

Sonuç

Osmanlı, Kuruluş Dönemi’nde son derece elverişli coğrafi konuma ve ekonomik avantajlara sahipti. Ancak bu avantajlarını kalıcı kılmak için gerekli çabayı göstermedi. Başlangıçta fetihlerden sağladığı gelirin hep devam edeceğini zannetti. Bunun olmadığını görünce vergi konusunda halkına ve özellikle köylülere yüklenmeye başladı. Öyle ki, daha imparatorluğun yükselme döneminde ağır vergiler altında ve faizcilerin elinde herşeyini kaybeden köylüler topraklarını bırakıp kaçarak ‘çiftbozan’ olmaya başladılar. Bu gelişmelerin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan Celali Karışıklıkları XVII. yüzyılın başında tüm Anadolu’yu yangın yerine çeviren ‘Büyük Kaçgun’ a kadar gitti. Batılı devletler Rönesansı ve arkasından sanayi devrimini gerçekleştirip uygarlık yolunda adımlar atarken, Osmanlı bu konuda başarılı olamadı ve yıkıldığında ondan geriye kalan, tam anlamıyla bir enkazdı.

Dolayısıyla, bugünden geriye bakarak Osmanlı’nın uygarlık yarışında geride kalmasının altında yatan nedenleri sorgulamaya hakkımız olduğu ve bu sorgulamanın yararlı analizlere zemin hazırlayabileceğini bir kez daha vurgulamak isterim.

Yararlanılan Kaynaklar:

1.      Capital Formation in the Ottoman Empire, Halil İnalcık, The Journal of Economic History, Vol. 29, No. 1

2.      Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Mustafa Akdağ, YKY

 

Anadoluculuk


 
KİMLİK ARAYIŞI

ABD’li psikolog Abraham Maslow’un ihtiyaçlar piramidinde sevgi ve aidiyet ihtiyacı, fiziksel ve güvenlik ihtiyacımızdan hemen sonra, üçüncü sırada yer alır. Halkını birarada tutmayı amaçlayan siyasi birlikler, işte insanların bu ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak onlara etrafında birleşecekleri bir kavram sunmak zorundadır. Sunulan bu kavram ne kadar heyecan verici olursa o siyasi birliğin veya devletin bireyleri arasındaki ‘birlik ve beraberlik’ te o kadar sağlam ve anlamlı olacaktır. Bugün, çok farklı ırklara, renklere, dinlere ve kültürlere mensup vatandaşlara sahip olan ABD’nin, bu insanları bir ABD vatandaşlığı olgusu etrafında birleştirebilmesi bunun en güzel ve güncel örneğini oluşturmaktadır.

Çok doğal olarak insanlar kendilerini birden fazla aidiyet içinde görürler; din, ırk, ideoloji, hemşehrilik, futbol takımı taraftarlığı gibi. Ancak bu aidiyetlerin de kendi içinde bir hiyerarşisi vardır. Şimdi size sormak istiyorum: Size en fazla heyecen veren aidiyet duygunuz hangisidir? Ben, kendi adıma, parçası olmaktan en fazla gurur duyduğum kavramı söyleyeyim ve bu duygumun kökenlerini açıklamaya çalışayım:
Egeli olmak...

İsterseniz öncelikle, toplumumuzu tarih boyunca etkilemiş olan düşünce akımlarını kısaca gözden geçirerek aidiyet kavramlarımızın tarihsel temellerini ortaya koymaya çalışalım.

OSMANLI DÖNEMİ VE SONRASINDA GELİŞEN DÜŞÜNCE AKIMLARI

Osmanlı İmparatorluğu geniş bir coğrafyaya yayılmıştı. İmparatorluk tanımına uygun olarak, çok uluslu, çok dinli, kozmopolit bir yapıya sahipti. Bu yapının birleştirici ögesi, ‘Osmanlıcılık’ olarak isimlendirebileceğimiz kavramdır. Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayanları, dil, din ve ırk farkı gözetmeksizin kaynaştırmayı hedefleyen bir düşünce. Özellikle, Büyük Fransız İhtilali’nden sora gelişen milliyetçilik akımlarına karşı imparatorluğu bir arada tutmak için kullanılmıştır.

 II. Meşrutiyetin ilanı ile iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) içinde Osmanlıcılık görüşüne sahip olanlar çoğunlukta idi. Hatta, bu cemiyetin içinde azımsanmayacak ölçüde Müslüman ve Türk olmayan unsurlar vardı. Ancak, Balkan Savaşları Osmanlıcılık ideali için bir yıkım olmuştur. Bu savaştan sonra İTC içinde Milliyetçilik görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu ideolojinin kapsamı içinde olan Türkçülük, önceleri Turancılık olarak isimlendirilen, yeryüzündeki tüm Türk soyundan olanları birleştirmeye yönelik görüşlere sahip olmuş fakat zamanla, bu görüşün en önemli isimleri Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp dahil, milliyetçilik anlayışını Türkiye Devleti’nin sınırları içine çekerek, ileride sözünü edeceğimiz Milliyetçi Anadoluculuğun temellerini oluşturmuşlardır.

Osmanlı döneminde gelişen üçüncü düşünce akımı İslamcılık’tır. Dünya Müslümanlarını tek çatı altında birleştirme fikridir. Osmalı Devleti, II. Abdülhamid’e gelene kadar, büyük olasılıkla böyle bir ihtiyaç duymadığı için, İslamcılık politikası gütmemiştir. II. Abdülhamid, dış politikada oynadığı zorlu oyunda İslamcılığı kullanmaya çalışmış, hatta halifelik makamınına dayanarak dünya islam birliği kurmayı hedeflemiş ancak bunda başarılı olamamıştır.

Bir diğer İslamcılık denemesi de Osmanlı’nın I. Dünya Savaşına girmesi ile birlikte o günün padişahı Sultan V. Mehmet Reşat tarfından gündeme getirilmiş ve tüm İslam dünyasına Müttefikler’e karşı birleşme çağrısı yapılarak ‘Cihad-ı Ekber’ ilan edilmiştir. Ancak bu çağrı da bir işe yaramamıştır.

Osmanlı dönemindeki düşünce akımlarına kısaca değindikten sonra Kurtuluş Savaşı sonrasına gelelim. Kurtuluş Savaşı’nın hedefi ‘Misak-ı Milli’ (milli and) olarak tanımlanmıştı. Bu andın en  önemli unsurunu, sınırları tanımlanmış bir coğrafyanın ‘vatan’ olarak ele geçirilmesi oluşturmaktaydı. Yani, vatan önemli bir kavram olarak ortaya çıkmıştı. Savaş kazanıldı ve vatan kurtarıldı. İmzalanan Lozan anlaşmasıyla vatan topraklarının yeni Türk Devleti’ne ait olduğu uluslararası hukuk açısından da tescil edilmiş oldu. Ama bu yeterli değildi. Her şeyden önce vatandaşların, ondan sonra da dünya kamuoyunun gözünde bu vatana sahip oluşumuza  meşruiyet kazandırılması gerekiyordu. Osmanlı’nın devamı olmayı kabul etmemiştik. Öyleyse biz kimdik? Ne hakla bu topraklarda oturmaktaydık?

Bu aşamada ‘Türk Tarih Tezi’ ortaya atıldı. Osmanlı dönemi boyunca hor görülmüş ve aşağılanmış olan Türk halkının çok eski zamanlara dayanan gurur duyulacak bir geçmişi olduğu ve tarih öncesi dönemlerden beri bu coğrafyada yaşamakta olduğu anlatılmak istendi. Türk ırkının Mezopotamya’da Sümer, Anadolu’da Hitit uygarlıklarını kuran halklarla aynı soydan geldiği idda edildi. Bu teoriyi desteklemeye çalışan dil uzmanları, ‘Ar’ kelimesinin Türkçe olmasından hareketle Ari ırkının kökeninin Türklere dayandığını öne sürdüler. ‘Bu çababaların nedeni, Türkiye Cumhuriyeti’ni Anadolu üzerinde mesru kılmak, bunu yaparken yeni ulusal kimliği İslam dışında temellendirmek, o güne kadar hiç sözü edilmemiş olan İslam öncesi Türk tarihini gündeme getirmek, dünyadaki diğer çagdaş ve egemen uluslarla eşit ilişkiler kurmak, Orta Asya merkezli kültürel bir yayılım söz konusu edilerek bugünkü dünya uygarlıgının yaratıcıları arasında Türkleri de görmek idi.  Türklerin zaten Batılı olduğu sonucuna ulaşılmaya çalışılmıstı. Bu sayede, toplum hayatında yapılması planlanan devrimlerin  hangi zemine oturtulacağı sorunu da çözülmüş olacaktı.’ (Fuat Hacısalihoglu, Türk Tarihçiliğinde Anadoluculuk Düşüncesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi 2005)

Atatürk’ün de desteğiyle, ‘resmi tarih tezi’ olarak geliştirilmeye çalışılan bu görüş, bir süre sonra, yeterli bilimsel kanıtlarla desteklenemediğinden terkedildi.

ANADOLUCULUK

Anadoluculuk; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş döneminde ortaya çıkmış, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi, geniş cografyaları kapsayan hayalci politikaları bir kenara bırakarak, son kale durumundaki Anadolu topraklarını esas alan bir düşünce akımıdır.  

Anadoluculuğun içinden; Milliyetçi, İslamcı ve Hümanist olmak üzere birbirinden farklı üç yaklasım çıkmıştır. İslamcı ve Milliyetçi yaklasımlarda, tarih anlayısları açısından belirgin bir benzerlik göze çarparken Hümanist yaklasım apayrı bir noktada yer almıs, hatta bu görüslerin tam zıttı bir yönde şekillenmiştir.

MİLLİYETÇİ ANADOLUCULUK

Turancıların bir bölümü, içinde bulunulan durum nedeniyle hedef küçülterek, Turancılık düşüncesindeki sınır tanımayan milliyetçilik anlayışını Anadolu coğrafyası ile sınırlandırmışlar ve Milliyetçi Anadoluculuğu oluşturmuşlardır.

Milliyetçi Anadolucular ana hatlarıyla şunları söylemektedir:

Irk bütünlüğünü sağlamak veya sağlandığına inanmak hayalciliktir. Kaldı ki, aynı kavimden gelen milletler bile farklı coğrafyalarda farklı kültürler oluşturur. Dolayısıyla, milletlerin varlığında mekan ve zaman önemli unsurlardır. Türklerin millet olma süreci Anadolu’da başlamıştır. Anadolu’ya gelen Türkler, tarihte ilk defa Anadolu bütünlüğünü sağlamışlardır.

Yahya Kemal Beyatlı, Mükrimin Halil Yinanç, Hilmi Ziya Ülken, Remzi Oguz Arık, Mehmet Kaplan, Mümtaz Turhan gibi isimler bu akımın içinde yer almıstır.

Yine bu akımın temsilcilerinden Mehmet Halid, daha da ileri giderek, cumhuriyetimizin adının Türkiye değil Anadolu Cumhuriyeti olması gerektiğini söylemiştir. Halid’e göre Türk sözcüğü bir ırkın ismidir. Milletin ismi olamaz. Anadolu Dergisi çevresinde toplanan bu görüşün savunucuları Balkanlar’dan gelen nüfus değişimlerine bile olumsuz tavır almışlardır.

Remzi Oğuz Arık ise, Türklerin Anadolu’ya geldikten sonra bu coğrafyayı tamamen Türkleştirdiklerini idda ederek geçmiş uygarlıkların ve ulusların günümüz toplumundaki ve kültüründeki etkisini tamamen yok sayar.

Yetmişli yıllarda Anadoluculuğu, Türkçülük ile Atatürk Milliyetçiliği’nin sentezi olan bir düşünce haline getirme girişimi görülmüştür.

İSLAMCI ANADOLUCULUK

İslamcı Anadolucular da Milliyetçiler gibi Türk tarihinin başlangıcını 1071 (Malazgirt Savaşı) olarak görür. Bu akımın temsilcileri, ‘Türk Müslüman olduktan sonra Türk’tür’ derler. Bunlara göre Türkler Anadolu’ya yerleşmeden önce yağmacılıkla yaşayan bir göçebeler topluluğu idi. Müslümanlığı kabul ettikten sonra, İslam’dan aldıkları ilhamla değişime uğradılar. Bu arada işgal ettikleri Anadolu’da yaşayan  toplulukların sadece tekniğini alarak göçebelikten çiftçiliğe geçtiler. Ama, bu toplumların kültürlerinden etkilenmediler.    

Bu görüş, günümüzdeki ‘Türk İslam Sentezi’ düşüncesinin de temelini oluşturmaktadır.

HÜMANİST ANADOLUCULUK

‘ Bu memleket niçin bizim? Dörtyüz atlıyla Orta Asya’dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, anayurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Helenler, Farslar, Romalılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu’yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu’nun malı olmuş. Kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten de biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra hristiyan olmuşuz, sonra müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kah bozkıra çıkmışız kah mavi denize açılmışız. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş. Yetmişiki dil konuşmuşuz Türkçe’de karar kılmadan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ya o ya bu değiliz. Hem o hem buyuz biz.’

Mavi ve Kara, Sabahattin Eyüboğlu, T. İş Bankası Kültür Yayınları, s 1

Sabahattin Eyüboğlu, tüm söylenecekleri bu tek paragrafta söylemiş. Başka söze gerek bırakmamış.

Halikarnas Balıkçısı da(Cevat Sakir KABAAGAÇLI)“Anadolu’da birbiri üstüne yıgılmıs olan çesitli uygarlıkların ve kültürlerin hiçbiri bize yabancı degildir. Biz hepsinin de bugün yasayan evlatlarıyız.”demektedir.

Halikarnas Balıkçısı, Batı Uygarlıgı’nın çıkıs noktası, beşiği olarak kabul edilen Yunanistan’ın, aslında Anadolu’nun takipçisi oldugu görüşündedir. Dolayısıyla, Batı Uygarlığının kökleri Anadoludadır.

Üç ayrı bakış açısı:

  1. Bozkır halkı Anadolu’yu işgal edip birliğini sağladı. Üzerinde yaşayanları asimile etti.
  2. Çölün dogmatik inanç sistemi, Türklerin aracılığı ile Anadolu toprağına hakim oldu. Kendinden önceki kültürleri tarihin çöplüğüne attı.
  3. Bu toprakların üzerinde yaşamış tüm halkların ve yeşermiş tüm uygarlıkların senteziyiz.

Aslında en önemli soru, hangisinin doğru olduğu değil, hangisinin doğru olmasını istediğiniz...

Altın Çağ


İSLAM’IN ALTIN ÇAĞI

GİRİŞ

Günümüzün İslam coğrafyasına baktığımızda, istisnasız tüm Müslüman ülkelerin, çağdaş uygarlık ve yaşam standardları açısından çok kötü durumda olduğunu görüyoruz. İslamiyet ile geri kalmışlık arasındaki bu yüksek bağlılaşım, (korelasyon) ister istemez, bu durumun rastlantısal olamayacağı, İslam dininin uygarlık alanındaki gelişmeler üzerinde olumsuz etkisinin olup olmadığının incelenmesi gerektiği düşüncesini akla getiriyor. Böyle bir ilişkinin kurulmasına temelden karşı olan yaklaşımın en büyük dayanağı, İslam Dünyası’nın, tarihin belli bir döneminde çağının en yüksek uygarlık düzeyine erişmeyi başarmış olmasıdır. Bu düşüncenin savunucuları: ‘İslam gelişmeye engelse nasıl oldu da Avrupa Kıtası Ortaçağ’ın karanlıklarında debelenirken Müslümanlar her alanda en ileri uygarlığı yakalayabildiler?’ demektedir. Gerçekten de, Abbasi İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü dönemde, İslam dünyası her alanda büyük başarılar elde etmiş ve deyim yerindeyse bir ‘Altın Çağ’ yaşamıştır. Ancak, Abbasilerden sonra çöküş başlamış ve bir daha da uygarlığın liderliği Müslümanlara nasip olmamıştır.

İslam uygarlığının yükselişi nasıl gerçekleşti? Düşüş, nasıl ve niçin oldu?  Bu sorular, tarihin en önemli ve en ilgi çekici inceleme konuları arasındadır ve şüphesiz, cevapları çeşitli ve karmaşıktır.

ALTIN ÇAĞ NEDİR?

İslamın Altın Çağı ifadesi ile kastedilen dönemin başlangıcı ve sonu konusunda değişik görüşler olmakla birlikte, bu tanımlamanın, IX. yüzyılın başından XII. yüzyılın sonuna kadar olan dörtyüz yıllık dönemi kapsadığını kabul edebiliriz. 

Bu dönemde İslam dünyası, uygarlığın her alanında büyük gelişme gösterdi. Günlük yaşamı kolaylaştıran buluş ve ilerlemelerin yanısıra, bilim teknoloji ve felsefe alanlarında da dünyaca tanınan bilginler ortaya çıktı. Bağdat, Kahire, Şam, Semerkand, Marakeş, Kudüs gibi önemli şehirler bu devirde doğdu.  Önemli kütüphaneler açıldı. Antik felsefenin yazılı eserleri Arapça’ya çevrildi. yeni bilimsel buluşların yarattığı canlılık sayesinde Altın Çağ aynı zamanda sosyal, ekonomik, entelektüel alanda da önemli gelişmelere  yol açtı. Üretilen bilimsel ve felsefi eserlerin sayısı olabildiğince arttı. Çinlilerle yapılan savaşlar ve diğer ilişkiler sırasında Araplar, kağıt üretim tekniklerini öğrendiler. O devirde kullanılmakta olan papirüs ve deriden yapılan parşömen pahalıya mal olduğundan kullanımı yaygın değildi. Kağıt kullanımı yazılı eserlerin yayılmasına yardımcı oldu. Matematikte Hintlilerden alınan sıfır ve ondalık sistemin keşfi sayesinde matematiğe ilgi arttı. Hem geometri hem de aritmetiğin geliştirilmesi sağlandı. Rakkamların bulunması aritmetiği sadece bilginlerin anlayabileceği bir sır olmaktan çıkarıp sıradan insanların kavrayabileceği ve günlük hayatlarında kullanabileceği duruma getirdi. Ayrıca, hem haritacılık hen de astronomide büyük önemi olan trigonometri’yi geliştirdiler. Eczacılık ve tıpta da önemli gelişmeler kaydedildi. Gözlemevleri kuruldu, mevcut olanlar serbestçe faaliyetlerini yürüttü. Astronomi aletleri denizcilikte kullanıldı. Arap hekimleri optik bilimini kurarak daha sonra teleskop, mikroskop, fotoğraf makinası ve diğer optik aletlerin gelişmesi için etkin bir temel yarattılar. Araplar, kimya biliminin de kurucusu oldular. Mısır, Babil medeniyetlerinde derin kökler salmış ve Yunanlılar tarafından kısmen rasyonelleştirilmiş gelenekler ve pratik çerçevesinde çalışmalar yaparak bu alandaki gelişmelerin bir bütün olarak anlaşılabilmesini ve bazı genel ilkelerle desteklenmesini sağladılar.

ALTIN ÇAĞ’DAKİ UYGARLIK DÜZEYİNE NASIL ULAŞILDI?

Burada kullandığımız ‘Uygarlık’ sözcüğünü, yaşamın çeşitli alanlarında  (ekonomi, bilim, mimarlık, sanat) gelişmişlik olarak tanımlıyoruz. Herhangibir bölgede ve zamanda, uygarlığın gelişmesinin şu üç etkene bağlı  olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür:

1.      Para: Uygarlık yolunda atılan ilk adım, ‘avcı, toplayıcı’ yaşam düzeninden ‘tarım toplumu’na geçiştir. Böylece insan, fiziksel ihtiyaçlarından fazla üretim yapma olanağına sahip olmuş ve yaşamı iyileştirecek, kolaylaştıracak gelişmeler için zaman ve emek harcama lüksüne erişebilmiştir. Thales, karnını doyurabilmek için avlanmak veya ekip biçmek zorunda olsaydı, Thales olabilir miydi?  Bilim adamlarının, filozofların, sanatçıların krallar veya toplumda güç sahibi diğer kişiler tarafından desteklendiği çağlarda uygarlığın daha hızlı geliştiğine ilişkin birçok örnek göstermek mümkündür. Toplumun ileri gelenlerinin böyle bir eğilim göstermesi için de söz konusu toplumun ekonomik yönden iyi durumda olması gerekir.

2.      İletişim: İnsan toplulukları birbirlerinden habersiz yaşasalardı, uygarlıkta kaydedilen gelişmeler hiç şüphesiz çok daha yavaş olurdu. Her toplum tekerleği yeniden keşfetmek zorunda kalırdı. Oysa uygarlık, birbiri üzerine bina edilen gelişmelerle oluşur. Atılan bir adım diğerini tetikler. Atılan bir adımdan haberdar olan kişi sayısı ne kadar fazla olursa, o adımın üzerine bir yenisinin eklenmesi olasılığı o kadar yüksek olur.

3.      Özgürlük: Bu kelimenin sözlük anlamı, ‘engellenmemiş ve zorlanmamış olma hali’ dir. Bir toplumda, sanat ve düşünce ile ilgili engelleyici kurallar ve baskılar varsa, bu durumun gelişmeyi olumsuz etkileyeceği açıktır. Özgürlük konusu, diğer iki etkenden (para ve iletişim) çok daha farklı bir konuma sahiptir. Para ve iletişim maddidir. Bugünden yarına ele geçirilmeleri mümkündür. Oysa bir insanın özgür olabilmesi için özgür yetişmesi, özgür bir eğitim alması gerekir. Özgürlük ortamının oluşturulması zordur ve zaman ister. Buna karşılık, bir anda yok edilebilir.

Şimdi, Altın Çağ’ın koşullarını, yukarıdaki üç etken açısından irdelemeye çalışalım.

Altın Çağ’ın Ekonomisi

Hz. Muhammed’in ölümünden Emeviler hanedanının sonuna kadar geçen 118 yıl içinde (632-750) Atlas Okyanusu’ndan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir coğrafyanın tamamı Arapların egemenliğine girmiş bulunmaktaydı. Fethedilen bölgelerden alınan ganimetlerin ve bu bölgelerden toplanan vergilerin büyük bir servet birikimi yaratmış olduğunu tahmin etmek zor değildir. Ayrıca, o çağın en önemli ticaret yolları olan İpek Yolu, Baharat Yolu da bu fetihler sonucunda Arapların kontroluna girmiş bulunuyordu. Bunların hepsinden daha önemlisi, o dönemde ekonominin kalbi demek olan, Akdeniz’deki ticaretin Arapların kontroluna girmiş olmasıydı.

Altın Çağ’da iletişim

İskenderiye, Nizip, Harran, Semerkant  gibi Ortadoğu'nun en önemli entelektüel merkezlerinin aynı yönetim  altında toplanmış olması iletişim yollarını açtı. O dönemdeki iletişim araçlarının en etkin olanı ticaretti. Tüccarlar, ticaret yaptıkları ülkelerde görüp tanıdıkları değişik teknolojiler, yöntemler, eserler, hakkında bilgileri başka yerlere taşıdıkları gibi, bilim adamları, sanatçılar ve filozoflar da kervanlar vasıtasıyla bir yerden diğerine daha rahat ve güvenli olarak ulaşabiliyorlardı. Yukarıda belirtilen önemli ticaret yollarının aynı idare altında toplanmış olması, iletişimi arttıran bir etken olarak ortaya çıktı.

Sekizinci yüzyılda İslamiyet, Orta Asya’dan İspanya’ya kadar uzanan geniş bir alanda hakimiyet kurmuştu. O zamandan itibaren bu geniş bölgenin büyük bir kısmı ortak bir kültür, ortak bir din ve ortak bir yazın dili görülecek, birkaç yüzyıl boyunca da ortak bir yönetim hüküm sürecek ve serbest ticaret koşulları var olacaktı. Daha uzun bir zaman, din ve hac, Fas’tan Çin’e kadar, bilgin ve şairlere serbest geçiş sağladı. Bu yayılma, kısa vadede kültür ve bilimi büyük ölçüde etkiledi.’[1]

Arapların kurduğu yönetim birliği, birbirinden yalıtılmış halde bulunan uygarlıkların ilişkiye girmesine ve canlılık kazanmasına sebep oldu.

İslam geniş coğrafyalara yayılarak, böyle farklı kültürler arasında ilişki ve bağlantı kurarak, ortak bir ifade yaratarak felsefe ve bilimin yükseleceği bir atmosfer oluşturdu. Eski Mısır, Yunan, Süryani ve Hint bilim ve felsefeleri dar mekanlarda atıl vaziyette asırlarca hareketsiz dururken İslam onları birbirleriyle temasa geçirdi.

Ayrıca, İslam yönetimi altındaki bölge, dünyanın geri kalan kısmı ile bağlarını koparmadı. Diğer uygarlıklardan bilgi ve teknoloji transfer etmeye açık oldu.

İslam kentleri, Roma İmparatorluğundaki kentlerin tersine, kendilerini Doğu’nun geri kalanından yalıtmadılar. İslamiyet Asya ve Avrupa biliminin odak noktası haline geldi. Bunun sonucunda Bizans ve Roma’nın tamamen yabancı olduğu bir dizi yeni icat, ortak bir pota içinde toplandı: Çelik, ipek, kağıt ve porselen imalatı gibi’.[2]

Özgürlük Sorunsalı

‘İslam dünyası tarihin bir döneminde en ileri uygarlığa erişmiş olmasına rağmen bu liderliği nasıl ve niçin elinden kaçırdı ve bir daha yakalayamadı?’ sorusunu cevaplamaya çalışırken karşılaştığımız anahtar etken özgürlük konusudur. Çağın başında ele geçirilmiş olan ekonomik gücün ve geniş topraklara hükmetmenin yarattığı iletişim olanaklarının avantaj yarattığı, çağın sonunda ise başta  Haçlı Seferleri ve Moğol istilası olmak üzere çeşitli etkenlerle merkezi yönetimin ortadan kalkması sonucu ekonominin zayıfladığı ve güvenliğin azaldığı ve bu gelişmelerin Altın Çağ’ın başlamasında ve bitmesinde etken olduğu, bu konuyu ele alan her görüşten araştırmacıların üzerinde fikir birliğine vardığı hususlardır. Üzerinde fikir birliğine varılamayan tek konu ‘özgürlük’ konusudur. İş özgürlüğe geldiğinde araştırmacıların görüşleri temelde ikiye ayrılmaktadır:

1.      Dinin egemen olduğu bir toplum yapısında özgür düşüncenin gelişmesi mümkün değildir. Özgür düşünce olmazsa bilim, sanat ve uygarlıkta olmaz. Altın Çağ’da toplumsal ortam, birtakım etkenlerin sonucu olarak, din baskısının etkisi altında değildi ve uygarlık gelişti. Ancak, XIII. yüzyıldan itibaren din baskısı egemen oldu ve ileriki dönemlerde diğer fiziksel imkanlar (para ve iletişim) zaman zaman müslümanların eline geçmiş olmasına rağmen, din baskısı yüzünden İslam dünyasında uygarlık hiç bir zaman Altın Çağ’ın düzeyine ulaşamadı. Zaten Batı dünyası da, dinde reform yaptığı ve laik dünya görüşünü oluşturduğu  için gelişebildi.

2.      İslamiyet bilimle çatışmaz. Bunun en güzel kanıtı da Altın Çağ’da İslam dünyasının, çağının en ileri uygarlığını kurmuş olmasıdır. Altın Çağ’dan sonra İslam dünyasının aynı başarıyı bir daha yakalayamamasının nedeni, yabancı kavram ve uygulamaların toplumun içine sokulması, İslam’ın köklerinden kopmuş olmasıdır ve/veya emperyalistlerin oyunlarıdır.

İki görüş arasında bir seçim yapabilmek için Altın Çağ’daki düşünce ortamın irdelenmesi gerekmektedir.

ALTIN ÇAĞ’IN DÜŞÜNCE ORTAMI

Özgürlük ve Hoşgörü

İnsan yapısının doğası gereği, işler iyi giderken daha fazla hoşgörü, daha az suçlama söz konusudur. İslamiyet’in gösterdiği hızlı yükseliş dönemi pek çok alanda hoşgörünün koşullarını da beraberinde getirdi.  ‘İslam dini, sonraları değil ama başlarda, insan düşüncesinin gelişmesini Hıristiyanlığa oranla çok daha az köstekledi’.[3] Din otoriteleri, filozofların yorumlarını bir tehlike olarak görmediler. Bazı halifelerin bizzat kendileri serbest düşüncenin ve bilimin gelişmesine öncülük ettiler. Yunan felsefe ve bilim yapıtlarının çevrilmesini desteklediler. ‘Halife Me’mun,. Bir çeviri bürosu  (Dar-ul-Hikmet) kurdu; burada büyük bilginler Aristo’nun, Batlamyus’un eserlerinin pek çoğunu Arapçaya çevirdiler. Çok sayıda Pers ve Hint kitabını da çevirdiler.’[4]  Görevli çevirmenlerin çoğu Hıristiyandı. Doğa bilimlerine de ilgi duyan Me’mun, Müslüman bilginlerin Antik Çağdan beri aktarılan astronomi bilgilerinin doğruluğunu araştırabilmeleri için gözlemevleri kurdu.

Sadece o günün koşullarına göre değil, günümüzde bile hayret uyandıracak bir serbest tartışma ve düşünce özgürlüğü ortamı doğdu. Hilmi Ziya Ülken, vahye dayalı dinleri eleştiren Ebubekir Razi (841-926) hakkında ‘Abbasi halifelerinin büyük toleransıyla karşılaştığını’, aynı dönemde yaşayan Farabi, İbn-i Heysem ve Endülüslü İbn-i Hazm’ın Ebubekir Razi’nin bu görüşünü eleştirdiğini anlatır. (...) Tabiatçılar, dehriyun denilen materyalistler, panteistler, İslam ansiklopedistleri olan İhvan üs-Sefa’cılar ve rasyonalist Mutezile akımı bu dönemde ortaya çıktı. Hıristiyan Yahya bin Adi, Müslümanlarla tartışmata girdi, Hıristiyanlığın ‘teslis’ (üçleme: Tanrı, İsa, Ruhülkudüs) inancını savundu, Müslüman el Kindi onu eleştirdi, medenice tartıştılar... Hilmi Ziya Hoca bu olayı ‘o devrin ne kadar hür düşünceli olduğunu gösterir’ diyerek takdirle kaydediyor.[5]

Devrin yöneticileri özgürlük yanlısı tutum takındılar ve bilimi desteklediler. J. D. Bernal, devrin yöneticilerini ve ortamını anlatırken kalsik çağ ve rönesans ile paralellikler kuruyor ve hatta ‘laik’ tabirini kullanıyor.

 ‘İslam medeniyetinin başlangıcında bilim adamlarının sosyal durumları, klasik çağların son safhalarından pek farklı değildi. Abbasilerin yönetime gelişi ile, 754-861 yılları arasındaki kısa devrede Mansur, Harun Reşid, Me’mun ve hatta sofu bir halife olan Mütevekkil zamanında bilim, İskenderiye Müzesi devirlerinden beri görülmemiş bir tarzda, desteklendi. Kordoba’nın Emevi Halifeleri, (928-1031) İspanya ve Fas’ta onların yerini alan sıradan emirler, hatta İslam medeniyetinin çöküş dönemindeki Selahattin, Gazneli Mahmut ve Semerkant’lı Uluğ Bey gibi hükümdarlar, bilimi destekledikleri ölçüde şeref kazandıklarına inandılar. İslam biliminin bu laik ve ticari ortamı onu, tamamıyla dini karakterde olan Ortaçak Hristiyanlığı biliminden kesinlikle ayırdı ve daha çok Rönesans bilimine yaklaştırdı.[6]

Yöneticilerin özgürlükçü ve hoşgörülü tutumları çağın genel yaklaşımı olup münferit değildi. Dindar olmakla ün yapmış yöneticiler bile farklı bir davranış içinde olmamışlardır.

Yunan ilminin İslam’a nakli konusunda en büyük hizmeti yapan İbn-i Ebcer’dir ve İbn-i Ebcer son derece dindar bir Sünni olan Halife Ömer’in (Ömer bin Abdülaziz, 628-720) doktoru ve şahsi dostu idi.[7]

Altın Çağ’da felsefenin özellikleri

IX. yüzyılda, gerçek amacı bilim olan ve dini kimi yerde araç kimi yerde de zorunluluk olarak ele alan ve yapısının gereği olarak farklı akımlara bölünen bir yepyeni bir ‘İslam’ felsefesi oluştu. Bu felsefe yapı olarak tanrıbilimci olmakla birlikte dogmaları sorgulayan ve Yunan felsefesi kaynaklı olan niteliğiyle ‘uzlaştırıci ve eklemlemeci’ bir özellik gösterir.

İsimleri Altın Çağ ile neredeyse özdeşleşmiş olan El Kindi, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi filozoflarının görüşlerine kısaca göz atarsak gerçek İslam şeriatından ne kadar farklı noktalarda olduklarını görmek mümkündür. Bu durum da, ‘Altın Çağ’da gerçek İslam düşüncesi hakim olduğu için Müslümanlar ileri gitti, daha sonra İslamiyet dejenere edildiği için aynı gelişme bir daha sağlanamadı’ görüşünden daha çok, ‘Altın Çağ’da hoşgörü ortamı oluştuğu ve İslam’la bağdaşmayan düşünceler bile kısıtlanmadığı için gelişme sağlandı’ görüşünü destekler niteliktedir.

Örneğin, ilk Arap ve Müslüman düşünürü sayılan El Kindi, tanrıyı kanıtlama ve ona yaklaşma çabasına karşın gerçek bir akılcıdır (rasyonalist) ve pek çok noktada İslami dogmadan farklı düşünür. İslam felsefesinde Aristotelesçi akım olan Meşaiyye okulunun kurucusudur. Farabi ve İbn-i Sina da bu akıma mensupturlar. Farabi (876-950), Platon’la Aristoteles’i ve böylelikle felsefe ile şeriatı uzlaştırmaya çalışmıştır. Farabi ruhçu olmakla beraber katıksız bir maddeci olarak nitelendirilebilecek görüşleri vardır. Farabi’ye göre madde ezelidir. Ruh, bedenden sonra meydana gelir ve bedenden sonra yaşamaz. İbn-i Sina (980-1037) ‘yı Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler. Din felsefesi konularına ilişkin görüşleri bakımından Farabi’ye göre İslam diniyle daha çok uyum halinde olmasına rağmen, Gazali, Fahreddin Razi, İbni Teymiyye gibi İslam dünyasında çok etkin olan bilginlerinin ağır eleştirilerine uğramıştır. İbn-i Rüşd (1116-1198), Aristotelesçi felsefe anlayışında Farabi ile İbn-i Sina’yı izlemiş olmakla birlikte, onlardan ayrılarak Aristoteles’in maddeci yanını işlemiştir.  Batı’yı etkilemiş ve başlı başına bir okul olarak benimsenmiş bir düşünürdür. İbn-i Rüşd’e göre, ruh cismin gelişmesidir ve ölümlüdür. Maddeyle devim ilksiz ve sonsuzdur. Biçimler maddenin içinde gizlidirler ve tanrılık etkiyi gerektirmeksizin birbirlerinin içinden çıkarak var olurlar. Bundan ötürü de yoktan yaratma söz konusu olamaz, söz konusu olabilen, gizliden açığa ilksiz sonsuz ve zorunlu bir evrimdir. Devim, ilksiz ve sonsuz bir süreçtir

Görüldüğü gibi bütün bu önermeler maddecidir. Bu yönüyle İbn-i Rüşd, hem İslam hem de Hıristiyan öğretisi ile de çatışır:

Gazzali’nin felsefeye getirdiği yirmi eleştiri konusunu birer birer yanıtlayarak felsefi düşünceyi kurtarmaya çalışmış ve bunu evrensel düzeyde başarmıştır. Ancak verilen  yanıtlar, felsefenin İslam toprağından dışlanmasını engelleyememiştir. Eş’ariliğin gerici baskısı yüzünden Endülüs’e kaçmış ve bu ülkede Meşşailiğin doruğa çıkmasını sağlamıştır. İbn-i Rüşd öğretisi, Hıristiyan dünyasından da tepki görmüş, ve yasaklanmıştır. Örneğin, Hollandalı düşünür Herman van Riswik, İbn-i Rüşdçülüğünden ötürü 1512’de yakılmıştır.[8] İbn-i Haldun (1334-1406) Bilimin İslam topraklarını terkettiği XIV. yüzyılda İbn-i Haldun gibi bir diğer seçkin bilim adamıyla karşılaşıyoruz ki kimya biliminin kurucusu Cabir İbn-i Hayyan’ın ‘Hayvandan insana yükseliş’ bilimsel öngörüsünü daha da derinleştirmiştir. Tarih felsefesinin ve toplumbilimin de kurucusu sayılır. Yazılarının sonuna ‘benim gördüğüm budur. Doğrusunu tanrı bilir’ ifadesini ekleyerek dönemine hakim olan gerici düşüncenin tepkisinden korunmaya çalışmıştır.[9]

İslam aleminde bilimi üretenlere yön veren felsefi akımlar daha da ilginç ve İslam karşıtı çeşitlilikler gösterir. İslam felsefesi içinde iki temel muhalif okulu oluşturan Meşşailik ve İşrakilik (Işıkçılık)’in yanı sıra, yine büyük önem taşıyan Mutezile, Dehriyyun, ve tanınmış bilim adamı Ebu Bekir Zekeriya Razi’nin (841-926) kurucusu olduğu Doğa Felsefesi (Tabiiyyun) vardır. Şimdi bu akımlara kısaca göz atarak o devirde hakim olan özgürlük ve hoşgörü ortamının düzeyi hakkında fikir sahibi olmaya çalışalım.

‘Tabiiyun: İslam felsefesinde ilk düşünceler, antik çağ Yunan felsefesinde olduğu gibi, doğa felsefesi alanında belirmiştir. İslam doğa felsefesi, İslam dogmatizmine karşı insan usunun bir tepkisi olan Mutezile davranışı ile İslam bilimciliğinin birleşmesinden doğmuştur. Tabiiyyun’un kurucusu Ebubekir Razi, deney ve Tümevarım yöntemlerini kullanan, bilginin sadece duyularla elde edildiğini savunan İslam felsefesinin ilk görgücüsüdür’.[10]

Adnan Adıvar, Ebubekir Razi’yi Aydınlanma filozoflarından Voltaire’e benzetir. Kendisinin dine aykırı sözlerine rağmen bütün yaşadığı müddetçe çağının en büyük hekimi gibi saygı ve itibar gördüğünü belirtir.[11]

‘İşrakilik olarak anılan Işıkçılığın kurucusu Şehabettin Sühreverdi’dir (1158-1191) Işıkçılığın kökleri eski Mısır’ın Hermesçiliğine, İran’ın Zerdüştçülüğüne ve Eski Yunanın Platonculuğuna dayanır. Sühreverdi’ye göre, ışıklar ışığı tanrıdır, gökten yere doğru süzüldükçe yoğunlaşmış ve karararak maddesel dünyayı meydana getirmiştir. Ruhla beden arasında özce bir ayrılık yoktur çünkü biri öbürünün yoğunlaşmasından ibarettir. Madde kendini eğiterek, yeniden ona doğru yükselebilir ve ışıklanabilir.’[12]

‘Mutezile: VIII. yüzyılda Vasıl bin Ata (?-748) ve onu izleyenlerin meydana getirdiği Mutezile akımı İslam felsefesinde usçuluğu (rasyonalizm) ve usa aykırı bulunan dinsel inançlara karşı çıkmayı gerçekleştirmiştir. Mutezileciler kaderi yadsırlar, onlara göre kul kendi eylemlerinin yaratıcısıdır. Cennet, cehennem gibi tüm usdışı kavramları, tanrının kendisinden ayrı nitelikleri olduğunu ve hiçbir mucizeyi kabul etmezler. Allah kelamı olan Kur’an’ın kadim (ezeli) değil, mahluk (yaratılmış) olduğunu öne sürerler. Mutezileci Cahiz, ‘bilginin ilk koşulu şüphedir’ diyecek kadar ileri gitmiş ve bilimselleşmiştir.’[13]  

‘Dehriyun: İslam felsefesinde maddeciler, dehriyun adı altında toplanmaktadır. Dehr, zaman anlamındadır. Hint felsefesiyle Sokratesten önceki Yunan felsefesinin etkisi altında oluşan dehr-zaman düşüncesi, sonsuzdan gelip sonsuza gidenin (ebedi, ezeli ve baki) ve tek kalıcı gerçeğin zaman olduğunu ileri sürer. Dehrciler  tanrıya inanmazlar, duyumcudurlar. Duyumlarla algılanmayan hiçbir bilginin edinilemeyeceği kanısındadırlar. Duyumlarla algılananların ötesinde herşey boştur. Maddeden ayrı bir ruh olamaz, her varlık zorunlu olarak maddeseldir.  Ruh yoktur ki ölümden sonra devam etsin. Madde, mekanik öğelerin bütünlediği bir atomlar yığınıdır. Bu öğretiden ayrılan bir kol vücudiyun adı altında panteizm ile birleşmektedir.[14]

Yukarıda kısaca tanımlanan felsefi akımların Sünni İslam öğretisinden ne kadar temel farklılıklar içerdiği göz önüne alındığında Altın Çağ’ın özgürlük ortamı hakkıda fikir edinmemiz mümkün olmaktadır. Felsefe, doğa bilimleri için ufuk açan bir disiplindir. Bu yüzden, özellikle o çağlarda, bilimin gelişmesi üzerinde çok önemli bir rol oynamıştır.

Doğal olarak, bu devirde sadece akılcı ve maddeci yönü ağır basan felsefi akımlar ve bunları savunan filozof ve bilim adamları ortaya çıkmış değildir. Bunların yanında inanç öğesine ağırlık veren, İslami öğretiye yakın düşünce akımları ve filozoflar da mevcuttur. Eş’arilik ve İmam Gazzali bu alandaki en önemli örneklerdir.

İmam Gazzali (1058-1111) Meşailiğin güçlü bir eleştirisini yapmıştır. Birçok bakımdan İmmanuel Kant’a benzer yapıda bir düşünürdür. Ussal bir metafiziğin olamayacağını ileri sürmüş, usla inanın uzlaşmazlığını ortaya koymuştur. Kendinden önceki İslam düşünürlerini ve özellikle Farabi ile İbn-i Sina’yı eleştiren İmam Gazzali şu üç konuda onları dinsizle suçlar: 1- Maddenin ilksizliği, 2- Tanrının tümelleri bilip tikelleri bilmemesi, 3- Öldükten sonra dirilmeyi ve ruhun ölümsüzlüğünü yadsımaları. Bu üç maddenin dışında, dinsizlik saymamakla birlikte şiddetle hücum ettiği 17 felsefe konusu daha vardır. Bir yanıyla pek güçlü bir eleştiri gerçekleştirerek felsefeye yararlı olan Gazzali, öbür yanıyla en önemli metafizik konularda onu jurnal ederek, felsefenin susturtulmasında etken olmuştur. O güne kadar İslami çatı altında gelişme olanağı bulan ve metafizik olmakla birlikte anti-İslam karakteri gün günden daha da belirginleşen felsefeye karşı, İslami gerilemenin yarattığı güven bunalımının da etkisiyle, gerçek İslamcı düşünceyi sistematize eden Gazzali, ‘iman felsefesi’nin kurucusu olmuştur. Meşşailiğe hücumlarıyla ve Eş’ariliği geliştirmesiyle ünlüdür. Felsefe, Eş’arilik yüzünden önce Endülüs’e sığınmak zorunda kalmış, sonra da İslam dünyasını tamamen terketmiştir.[15]

Eş’arilik, İslam felsefesinde akla ve her türlü şüpheye, özgür düşünceye karşı koyan koyu bir iman öğretisidir. Ebu Hasan Eş’ari’nin (Ölümü 935) kurduğu bu öğreti, aklın hiçbir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceklerini ileri sürer.[16]

Akılcı ve maddeci yönü ağır basan felsefi akımlar ile inanç ve dogmalara ağırlık veren düşünce arasında çekişme her zaman var olmuştur. Burada önemli olan,, Altın Çağ’da akılcı ve maddeci akımlara da hayat hakkı tanınmış olması, bunların yöneticiler tarafından himaye ve destek görmesidir. Hatta Halife Memun, usçuluğu benimseyen Mutezile mezhebini halka kabul ettirmek için çaba göstermiştir. Çağın sonunda ise inanca dayalı düşünce ve İslam dogması tamamen hakimiyet kurmuş, diğer düşünce akımlarının ortadan kaldırmıştır.

ÇÖKÜŞÜ HAZIRLAYAN ETKENLER

Altın Çağ’ı sona erdiren nedenler arasında, konuyu inceleyen bilim insanlarının üzerinde görüş birliği sağladığı iki tarihsel olgu ve bu olguların yol açtığı sonuçlar vardır. Bunlar, Haçlı Seferleri ve Moğol istilasıdır.

Haçlı Seferleri, 1095-1270 arasında, Avrupalı Katolik Hıristiyanların, Papanın çesitli vaadleri ve talebi ile, Müslümanların elindeki Ortadoğu toprakları üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için düzenledikleri askeri akınlardır. Sözü edilen yıllar arasında 9 sefer düzenlenmiş olup, bazı topraklar ve şehirler ele geçirilmiş ve çoğu Müslümanlar tarafından geri alınmıştır. Bu seferlerin konumuz açısından önem taşıyan sonuçlarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Haçlılar ile yapılan mücadeleler, İslam Dünyası'nı, Moğol saldırıları karşısında güçsüz bıraktı.
  • Akdeniz ticareti Müslümanların elinden çıktı.
  • Anadolu, Suriye ve Filistin, ekonomik bakımdan zarar gördü.

Moğol İstilası, Cengiz Han tarafından 1206 yılında kurulan Moğol devleti orduları Çin denizinden Doğu Avrupa’ya, Sibirya’dan  Irak’a kadar geniş bir bölgeyi istila etti. Moğollar, Ortadoğu’daki Müslümanların yaşadığı şehirleri de yağ­maladılar. Anadolu’yu ve Irak’ı da egemenliklerine aldılar. İstila ettikleri bölgelerde büyük bir yıkıma, uygarlıkta geriye gidişe sebep oldular. Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagü Han 1258 yılında Bağdat Şehrini alarak Abbasi Devleti’ni yıktı.

Bu iki önemli olayın Altın Çağ uygarlığı üzerinde yıkıcı etkisi olduğu açıktır. Ancak Altın Çağ’ın sona erişini sadece bu iki olay ile açıklamak gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Bu konuda Bernard Lewis şöyle demektedir:

İnsan doğasının gereği olarak Müslümanlar da kötü durumları için suçlayacak dışarıdan birini aramaktadırlar. Bu konuda en çok suçlanan ‘kötü adam’ XIII. yüzyılda Abbasileri yıkmış olan Moğollardır. Ancak, unutmamak gerekir ki, özellikle İran’da Moğol istilasından sonra da bazı büyük kültürel başarılar elde edilmiştir. Ayrıca Moğollar, zaten köhnemiş bir idareyi yıktılar.

Avrupa’dan ithal bir ideoloji olan milliyetçiliğin gelişmesiyle birlikte geri kalmışlık konusunda Araplar, kendilerini yıllarca yönetmiş olan Türkleri, Türkler, yaratıcı enerjilerini yok ettiğini dişündükleri Arapları, İranlılar da, eski uygarlıklarını yok etmekle her ikisini suçlamaya başladılar. XIX. ve XX. yüzyıllarda ise yebi bir günah keçisi buldular: Batı emperyalizmi.

Oysa bütün bunlar gerilemenin sebepleri değil sonuçlarıdır.[17]

İSLAM DÜNYASI’NDA DEĞİŞEN NEDİR?

Altın Çağ’ın sona ermesindeki ana etkeni açıklamak için Haçlı Seferleri, Moğol İstilası, Türklerin yönetimi ele geçirmiş olması yeterli değilse o zaman esas sebep nedir?

Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Taha Akyol, Bilim ve Yanılgı adlı kitabında; ‘İslam bilime engel ise, niye belli bir çağda bilimlerin, hem de deneysel bilimlerin önderi oldu? Ondan sonra neler değişti ki, Müslümanlar geometriyi bile ‘faidesiz’ görmeye başladılar?’  sorusunun cevabını araştırmıştır.[18] Taha Akyol, Fernand Braudel’den alıntı yaparak  İslam medeniyetinin neden çöktüğü konusunda ileri sürülen üç temel tez olduğunu söyler:

1.      Gazali’nin rolü? Sebep acaba XI. yüzyılda Gazali’nin felsefeye indirdiği darbe midir? Çok karmaşık bir mesele olan çöküşü Gazali’ye bağlamak çok sathi ve kolay bir izah olduğu için yaygındır. Oysa, İslam medeniyetinin doğup yükselmesini engellemeyen İslamiyet, durup dururken onu niye karanlığa boğsun?

2.      Göçebe istilaları mı? Magrip’te Berberi, Ortadoğu’da Türk göçebe kavimlerin egemen olması yüzünden mi medeniyet çöktü? Bu kavimler, göçebe gelenekleriyle ve yeni Müslüman olmanın taassubuyla bilim ve felsefeye düşmanlık mı ettiler? Braudel bu tezi de inandırıcı bulmuyor. Arapların da bedevilikten geldiğini, Arap halifeler gibi Berberi ve Türk hükümdarların da bilginleri koruduğunu hatırlatıyor.

3.      Akdeniz’in kaybı mı? Braudel Haçlı Seferleri’nde Akdeniz’in Müslümanların elinden çıkmasını ve böylece İslam medeniyetinin karalara çekilmesini çöküşün temel sebebi olarak görüyor. [19]

Taha Akyol’a göre çöküşün temel sebebi Akdeniz ticaretinin kontrolden çıkmasıdır. Akyol, ‘İslam medeniyetinin doğup yükselmesini engellemeyen İslamiyet, durup dururken onu niye karanlığa boğsun?’ demektedir ama, İslam medeniyetinin doğup yükselmesini engellemeyen İslamiyet ile onu karanlığa boğan İslamiyet’in aynı İslamiyet olmadığını gözden kaçırmaktadır. Bunu söylüyor olmasına  rağmen, özgürlüklerin artık eskisi gibi olmadığını kendisi de inkar etmez:

İslam dünyasının iç zaafları bulunmaktaydı. Haçlılardan önce İslam dünyasında hem hızlı büyümenin getirdiği sosyal sınıf farklarıyla kültürel ve itikadi çatışmalar keskinleşmiş, hem özellikle Mısır’da Şii Fatımi hilafetinin kurulmasıyla siyasi birlik ruhu da parçalanmıştı. Bu tablonun ‘büyük tarih’i etkileyecek iki sonucu oldu:

1.      Dikkatler içe çevrildi.

2.      Yaşanan sorunlar yüzünden ‘mutabakat oluşturma, birlik sağlama ihtiyacı güçlendi. Görüş birliği arayışı ‘içtihat kapısı kapandı’ diye yaygın bir anlayışa yol açtı.[20]

‘İçtihad kapısı kapandı’ söylemi son derece veciz bir şekilde, Altın Çağ’da var olan özgürlük ortamının sonradan ortadan kalktığını kanıtlayan bir belge niteliğindedir. İçtihad kelimesinin İslam Hukuku’ndaki anlamı, Şeriat’in esasa ait olmayan hususlarına ait hükümlerin, Kur’an ve Hadislerden çıkartılması demektir. Demek ki bir zamanlar Şeriat’in esasa ait olmayan hususlarında yorum yapılabiliyordu; ama belli bir dönemden sonra yapılamaz hale geldi. Aslına bakarsanız, Altın Çağ’da Şeriat’in esasa ait hususlarında bile yorum yapılabilmiş, (yaratanın birliği, ruhun mevcudiyeti, ölümden sonra diriliş, cennet, cehennem, kader) Altın Çağ’dan sonra ise, tali konularda bile yorum yapmak imkansız hale gelmiştir.

Bir zamanlar Antik Çağ’ın eserlerini tercüme ettirip gelişmesinde itici güç olarak kullanan İslam dünyası, artık okullarında din dışında herhangibir konuya yer vermez hale geldi.

Frof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun belirttiği gibi, XI. yüzyılda Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün kurduğu Nizamiye medreselerinin sırf dini ve hukuki eğitim vermesi, felsefe ve akli ilimleri müfredet programına almamasıdır.[21]

Taha Akyol, Altın Çağ’ın sona erişini ‘Akdeniz’in elden çıkması’na bağladıktan sonra,  Altın Çağ’ın İslam dünyasına bir daha niçin geri gelmediğini açıklarken; ‘Osmanlı tekrar Akdeniz’i aldı ama bu defa Batı okyanuslara açıldı, Akdeniz’in ekonomik rolü pörsüdü. Bu arada Doğu ile Batı arasında kültürel ilişkileri önleyen husumet duvarları yükseldi. Haçlı seferleriyle oluşmaya başlayan bu husumet duvarları, eskiden Batı’nın İslam’dan yararlandığı şekilde, bu defa İslam’ın Batı’dan yararlanmasını engelledi.’ [22] demektedir.

Haçlı Seferlerinin ördüğü husumet duvarları nedeniyle Doğu ile Batı’nın ilişkisinin kopmuş olduğu saptamasına Frof. Ekmeleddin İhsanoğlu katılmaz. İhsanoğlu’na göre Osmanlı Devleti, Batı ile hep yakın ilişki içerisinde olmuştur.[23] Bana İhsanoğlu’nun açıklamaları daha akla yakın geliyor. Bence de, Osmanlı’nın Batı ile ilişkisi kopuk değildi ama imparatorluğun yükselme döneminde kendini beğenmişlik duygusunun etkisiyle, daha sonraları ise İslam dünyasının bugün de hala içine saplanmış olduğu aymazlıkla, yani bilim öğrenmek yerine işine yarayacağını düşündüğü uygulamaları adapte etmeye çalışmak kolaycılığıyla hareket ettiği için kayda değer bir atılım gerçekleştiremedi.  Osmanlı’da bilimin gelişmemiş olmasında dini taassubun etkisinin olmadığını söylemek te doğru olmaz.

Osmanlı’nın devraldığı miras VIII-XII. yüzyılların ‘darülulüm’ mirası değildi, o gelenek sönmüştü. Osmanlı’nın, üzerine kurulduğu kültürel miras ve coğrafyada eski yükselme çağlarının felsefe ve bilimi terk edilmişti. Bu bilimleri Osmanlı’ya kimler getirecekti biliyor musunuz? Endülüs’ten techir edilip Osmanlı’ya iltica eden Yahudiler arasında o bilimlerin geleneğini sürdüren Yahudi alimler. [24] Fakat bu çok zayıf bir aşıydı, ne Farabi’nin yol açtığı tartışmalar yaşandı, ne Gazali ile İbn-i Rüşd’ün Tehafüt tartışması Osmanlı medresesinde ilgi gördü... Bu tartışmaları Avrupalılar yapıyorlardı.[25]

Sadece II Memet (Fatih) devrin alimlerini ihtisas sahalarında eserler vermek için teşvik etmiş, Gazzali’nin Meşşai filozofların metafiziğe ait fikirlerine getirdiği Tehafüt el-Felasife adlı eserindeki tenkitleriyle ve İbn-i Rüsd’ün bu tenkitlere Tehafüt el-Tehafüt adlı eserinde verdiği cevapların mukayeseiçin Hocazade ile Alaeddin el-Tutsi’yi görevlendirmiş ve her ikisine de bu konuda birer eser yazdırmıştır.[26] (Abdülhak Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, (ed. Aykut Kazancıgil ve Sevim Tekali), İstanbul, 1983) (Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim,  s.27)

Fatih rönesansı malesef devam etmemiştir.[27]

Sorulması gereken doğru soru, Altın Çağ’daki özgürlük ortamının zaman içinde değişip değişmediği sorusudur. Bu sorunun doğru cevabını aramak için gelin öncelikle bilimin itici gücü olan felsefenin durumuna bakalım.

Bu dönem boyunca bilime gelişme temeli sağlayan ve kaçınılmaz olarak her şeyi sorgulayan niteliğiyle ‘Felsefe, doğal olarak İslamla uzlaşmayı sağlayamadığı gibi onunla çatışmaya girmekte gecikmedi. Kur’an’la bağdaştırılması güç olduğundan kuşku ile karşılanıyordu. Müslüman din bilginleri bu yolda çaba gösterdiler ama bu çabalar mutaassıpların muhalefeti ile karşılaştı. Gazzali’nin kitabı ‘Filozofların Yıkımı’ bu çabaların boşunalığının bir ihtarı idi. İbn-i Rüşt’ün (1129-1198) çok saldırılarla uğramış ‘Yıkımın Yıkımı’ndaki ateşli yanıtına rağmen, bu ihtar etkinliğini yitirmemiş ve kaçınılmaz bir şekilde, Yunan Hıristiyanları arasında olduğu gibi İslam ülkelerinde de kısırlaştırıcı bir etki yaratan iki hakikat – yüksek ruhani hakikat ve alçak rasyonel hakikat – doktrininin biçimlenmesine neden oldu. Bilim ve İslam dininin kalıcı unsurları arasında bir ilişki kurulamaması, sonraki yüzyıllarda kültürel ve entellektüel bakımlardan statikleşen İslam dünyasında bilimin zayıflamasının muhtemel baş nedeni oldu’.  İslam biliminin en verimli çağı olan 9.,10., ve 11. yüzyıllarda bu değerlendirmeler henüz baskın değildi. Büyük bilim insanlarının bazılarınca dinin aslında benimsenmediği ve dünyevi bilginin peşinden koşarken işin içine karıştırılmadığı düşünülebilir.[28] 

Bernal, çok açık bir biçimde işin püf noktasını anlatmış: Felsefe din ile bağdaşmaz. Bazı değerli bilim insanları bu konuda çaba gösterdiler ama sonuç olumsuz oldu. Hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar inanç ile akıl arasında bir öncelik sıralaması yapıp aklı ikinci sıraya yerleştirdiler. Başlangıçta bilim insanları, çalışmalarını dini hükümlerden bağımsız olarak yürütebilmekteyken, dinin kurumsallaşması sonucu bilimsel gelişme durdu.

İslam, ilk gelişme dönemine damgasını vuran bilimsel itici gücünü bir daha asla kazanamadı. Arap imparatorluklarının yerini alan Moğol ve Türk devletlerinde sağlanan denge içinde bilim, esas olarak XI. yüzyılda ulaştığı aşamada dondurulmuş bir bir halde duruyordu. Bunun görünürdeki nedeni, felsefeyi ve bilimi köstekleyen ruhban sınıfının güçlenmiş olmasıydı. Oysa bilime gerçek anlamda ihtiyaç duyuluyor olsaydı, bunlar Rönesans Avrupası’nda olduğundan çok daha etkili olamayacaklardı.[29]

Yukarıdaki paragrafta yer alan, ‘Arap toplumunda bilime gerçek anlamda ihtiyaç duyulmadığı, oysa Rönesans Avrupasında böyle bir ihtiyacın ortaya çıktığı’ ifadesi büyük önem taşıyor. Bernal, söyle demektedir: ‘Evet, din baskısı oldu ama, toplum bilime ihtiyaç duysaydı bu baskıyı aşardı. Nitekim Avrupa’da böyle olmuştur.’ Bu saptama bizi, ‘Altın Çağ uygarlığı niçin söndü?’ sorusu ile ilgili bir başka bakış açısına  götürmektedir. Bu çağda bilim ve uygarlık dar bir yönetici sınıf tarafından benimsenmiş ve desteklenmişti. Halkın bu konuda bir bilgisi ve talebi olmadığı gibi, dini dogmaların da etkisiyle bilim ve uygarlık alanındaki gelişmelere şüphe ile bakmaktaydı. Ancak yöneticilerin koruması altındaki gelişmelere sesini çıkaramamaktaydı. Yönetici sınıf, işgaller ve ekonomik durumun kötüye gitmesi sonucu, dikkatini ve korumasını bu alana yönlendiremez hale gelince, halkın tepkisi uygarlık alanındaki gelişmeleri ezmeye başladı.

Bernal’ın aşağıda yer alan ifadeleri de bu yaklaşımı destekler niteliktedir.

Bilimin krallar, zengin tüccarlar ve soylular ile kurduğu bu ilişki başlangıçta onun gücünün, sonraları ise zayıflığının kaynağı oldu. Çünkü bilim, zamanla büyük adamlara danışmanlık yapan bilgelerden kendilerine bir hayır gelmeyeceğinden kuşkulanan halktan büsbütün koptu ve bu kopuş bilimi yobazlığın karşısında kolay lokma haline getirdi. Kentler ve ticaret geliştiği sürece, tartışmayı ve ilerlemeyi güvence altına alacak bilimle ilgilenen, yeterince geniş, kültürlü bir orta sınıf var olmaya devam etti. Ne var ki bu durum değişince, bilim insanları giderek gezgin alimler haline geldiler ve kaderlerini yerel hanedanların belirsiz kaderlerine bağladılar. Bu bilginlerin en büyüğü olan İbn-i Sina’ya bile tam bir güvence sağlanamadı. Bazen doktor, bazen vezir olarak İran ve Orta Asya’da çeşitli sultanlara hizmet etti. Hanedan’da başını isteyen isyancıların elinden deli taklidi yaparak kurtulabildi. Son büyük İslam düşünürü İbn-i Haldun (1332-1406) ise nerede iş bulursa çalışmak zorunda kalmış Sevillalı bir sığınmacıydı.[30]

İslam doktor ve astronomları, deney ve gözlemlerini, sarayın ve zenginlerin bu koruyucu davranışları sayesinde yürütebildiler ve yine bu davranışlar sayesinde, bilimdeki bu ilerlemenin , müminlerin inaçlarının sarsılmasına neden olacağından şüphelenen yobazların etkili hoşnutsuzluklarından kendilerini koruyabildiler. Binbir Gece Masalları’nın birinde, bütün kitapları yok eymek amacıyla Bağdat’ın kener mahallelerinde dolaşan yobazlardan söz edilir.[31]

Hatta, Taha Akyol da bu yaklaşımı destekler nitelikte ifadelere adı geçen eserinde yer vermiştir:

İslam hukuku (fıkıh) da şehirleşme ve ticaretin güçlenmesi sürecinde gelişmişti. Daralma ve şehir altyapısının yok olması hukuki düşünceyi de yüzyıllarca sürecek bir katılaşmaya itmiştir. Fıkıhı donmaya iten görüşün keskin temsilcisi niteliğindeki Selefiyeci-hadisçi akımların şehirleşmeye karşı bir tepki olarak ortaya çıkmış olması çok önemlidir. Bu akımların özgürlükçü Ebu Hanife’ye ağır hakaretlerle saldırması, rasyonalist Mutezile akımını Mecusi (ateşe tapar) olmakla suçlaması ‘kolektivitenin akla egemen olması’ olarak açıklanabilir.[32]

‘Kollektivitenin akla egemen olması’ saptaması da, yine veciz bir şekilde durumu anlatmaktadır kanaatindeyim.

Yukarıda, Bernard Lewis’ten bir alıntı yaparak, ünlü tarihçinin ‘çöküşün sebebinin ne olmadığı’ hakkında görüşünü iletmiştim. Peki Lewis’e göre çöküşün sebebi nedir? Onu da belirteyim:

Geri kalmışlık tamamen özgürlük eksikliğidir. İdeolojilerle sınırlandırılmamış bir düşünce özgürlüğü, yolsuzluk ve kötü yönetimden arındırılmış ekonomik özgürlük, cinsel ayrımcılık gütmeden kadınlara tanınmış özgürlük, diktatörler karşısında vadandaşların özgürlürlüğü...Ancak demokrasiye giden yol tuzak ve engellerle doludur.[33] 

 

SONUÇ

Araplar, İslamiyet’in sağladığı birlik imkanı ve ‘cihad’ öğretisi ile gerçekleştirdikleri fetihlerle büyük bir imparatorluk kurdular. Ticaret yollarının kontrolunu ellerine geçirdiler. Bu durumun sonucu olarak zenginleştiler ve geniş bir coğrafyanın tek yönetim altında toplanmasıyla büyük şehirler ve kültür merkezleri arasındaki iletişim önemli ölçüde arttı. Bunlara ek olarak,  Abbasilerin ilk dönemindeki halifeler, akılcılığı ve özgür düşünceyi desteklediler, bilim ve düşünce alanlarındaki çalışmalara kaynak aktardılar. Bütün bunların sonucunda, IX.-XII. yüzyıllar arasında, uygarlığın her alanında kayda değer gelişmeler yaşandı. Bu dönemde ortodoks İslam görüşlerine aykırı düşünce akımlarının ortaya çıkabilmiş olması çağın özgürlük anlayışının göstergesidir.

XII. yüzyılın sonlarına doğru Abbasi yönetiminin zayıflaması, Moğol saldırıları ve Bağdat’ın işgali gibi etkenlerin sonucu olarak İslam dünyasının zenginliği ve refahı ortadan kalktı. Bu durumun da etkisiyle, İslamın dogmalarına sıkı sıkıya bağlı düşünce akımlarının hakimiyeti gelişti. Özgür düşünce ortamı kayboldu ve bir daha da günümüze kadar İslam dünyasının hiçbir yerinde ortaya çıkamadı. Bu yüzden, tarihi süreç içerisinde zaman zaman ekonomik gücü eline geçiren İslam devletleri kayıtlara geçmiş olmakla birlikte, Abbasiler dönemindeki düşünce özgürlüğü ortamı hiçbir zaman gerçekleşmediği için, uygarlıkta da o dönemle kıyaslanabilecek bir atılım İslam dünyasında bir daha yaşanmadı.

Bütün bu söylenenlere bir de, Altın Çağ’daki bilim ve uygarlık alanındaki gelişmelerin dar bir yönetici kadro tarafından destek ve koruma görmüş olduğu, bu kadronun kendi başının derdine düşmesiyle beraber, bilim ve felsefenin, güçlenen ruhban sınıfı ve yobaz halk kitleleri önünde kolay lokma durumuna düştüğünü eklemek gerekir.

Altın Çağ’da hakim olan özgürlük ortamını yukarıda ayrıntılarıyla anlattık. O çağdaki atmosferin, günümüzdeki Müslüman ülkelerle bile kıyas kabul etmeyecek kadar gelişmiş olduğunu kabul etmek gerekir. Halife Me’mun astronomi bilgilerinin doğruluğunu araştırmak için gözlemevleri kurmuş; Kutsal kitaptaki ‘göklerin ve yerin altı gün içinde yaratıldığı’ (Araf 54, Yunus 3, Hud 7) açıklamasına rağmen evrenin oluşumu konusunda araştırmalar yapmak için hangi İslam ülkesi bugün bir ‘CERN’ araştırma merkezi kurmayı göze alabilir? Bugün hangi İslam ülkesinin devlet  başkanı veya cumhurbaşkanı Ebubekir Razi’yi, İbn-i Rüşd’ü hatta Farabi’yi rektör olarak atayabilir?

O çağdaki İslam anlayışının farklı olduğu açıktır. Gerçek İslam’ı o çağdaki anlayış mı temsil etmektedir yoksa o çağdan sonra hakim olan ve aradan geçen dokuz yüzyıl boyunca fazla değişmeden günümüze kadar gelen anlayış mı temsil etmektedir? Bu sorunun cevabını vermek din bilimcilerin işidir. Ancak inkar edilemeyecek bir gerçek var ki; o çağdaki anlayışla İslam dünyası uygarlıkta lider olmuştur. Bugün hakim olan anlayışla ise durum bellidir.

Bilimin temeli şüphecilik, sanatın temeli yaratıcılıktır. Bu kavramların ikisi de dinlerin inanç sistemleri ile çelişir. Dolayısıyla, bilim ve sanat ancak dini öğretiler kendilerini rahat bıraktığı ölçüde gelişebilirler. Bu gerçeği göz önüne almadan, ‘İslam dini bilimin ve sanatın gelişmesine engel değildir, eğer öyle olsaydı, Altın Çağ’da bilim ve sanat gelişemezdi’ demek, konuya yüzeysel yaklaşımın sonucudur. Altın Çağ’da, yukarıda açıklanan etkenlerin sonucu, dini dogmaların baskısından uzak bir ortam oluştuğu için gelişme yaşanmış, bu ortamın ortadan kalkmasıyla da, bir daha başlamamak üzere sona ermiştir.
KAYNAKÇA:

Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul
Aydın, Erdoğan (2006). ‘’İslamiyet ve Bilim,’’ Cumhuriyet Kitapları, 7. Baskı, İstanbul
Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul
Hançerlioğlu, Orhan (2003) ‘’Düşünce Tarihi,’’ Remzi Kitabevi, İstanbul
Hançerlioğlu, Orhan (1970). ‘’Felsefe Sözlüğü,’’ Remzi Kitabevi, İstanbul
İhsanoğlu, Ekmeleddin (2010). ‘’Osmanlılar ve Bilim,’’ Etkileşim Yayınları, 4. Baskı, İstanbul
Lewis, Bernard. (2002). ‘’What Went Wrong: Western Impact and Middle Eastern Response,’’ Oxford University Press, 2002. 172 pp. Index to p. 180. New York





[1] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 263
[2] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 265
[3] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 265
[4] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 265
[5] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 37 (Hilmi Ziya Ülken, İslam Felsefesi, Kaynaklar ve Tesirleri, s. 21’e atfen)
[6] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 267
[7] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 37 (Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devrinde Tercümenin Rolü, s. 75’e atfen)
[8] Aydın, Erdoğan (2006). ‘’İslamiyet ve Bilim,’’ Cumhuriyet Kitapları, 7. Baskı, İstanbul, s. 40-7
[9] Aydın, Erdoğan (2006). ‘’İslamiyet ve Bilim,’’ Cumhuriyet Kitapları, 7. Baskı, İstanbul, s. 54-5
[10] Hançerlioğlu, Orhan (1970). ‘’Felsefe Sözlüğü,’’ Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 277
[11] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 38 (Adnan Adıvar, tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi Kitabevi, 1969, s. 132’e atfen)
[12] Hançerlioğlu, Orhan (1970). ‘’Felsefe Sözlüğü,’’ Remzi Kitabevi, İstanbul, 129
[13] Hançerlioğlu, Orhan (2003) ‘’Düşünce Tarihi,’’ Remzi Kitabevi, İstanbul, s, 149
[14] Hançerlioğlu, Orhan (1970). ‘’Felsefe Sözlüğü,’’ Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 57-8
[15] Aydın, Erdoğan (2006). ‘’İslamiyet ve Bilim,’’ Cumhuriyet Kitapları, 7. Baskı, İstanbul, s. 44-55
[16] Hançerlioğlu, Orhan (1970). ‘’Felsefe Sözlüğü,’’ Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 84
[17] Lewis, Bernard. (2002). ‘’What Went Wrong: Western Impact and Middle Eastern Response,’’ Oxford University Press, 2002. 172 pp. Index to p. 180. New York
[18] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 35-83
[19] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 65-67 (Fernand Braudel, A History of Civilizations, s.63’e atfen)
[20] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 73-4
[21] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 74 (Ed. Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlı Astronomi Litaratürü Tarihi, IRCICA Yayınları, İstanbul, 1997, cilt I, s, XLVI-XLVII’ a atfen)
[22] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 89
[23] İhsanoğlu, Ekmeleddin (2010). ‘’Osmanlılar ve Bilim,’’ Etkileşim Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, s. 34
[24] İhsanoğlu, Ekmeleddin (2010). ‘’Osmanlılar ve Bilim,’’ Etkileşim Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, s. 99-157
[25] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s. 80
[26] İhsanoğlu, Ekmeleddin (2010). ‘’Osmanlılar ve Bilim,’’ Etkileşim Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, s.27(Abdülhak Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, (ed. Aykut Kazancıgil ve Sevim Tekali), İstanbul, 1983)
[27] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s.80
[28] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 268-9
[29] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 277
[30] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 267-8
[31] Bernal, John Desmond (2009). ‘’Tarihte Bilim,’’ Evrensel Basın Yayın Cilt 1 II. Basım, İstanbul, s. 267
[32] Akyol, Taha (1997). ‘’Bilim ve Yanılgı,’’  Doğan Kitap, İstanbul, s.76. (Mehmet Zeki İşcan, Salefilik, İslami Köktenciliğin Tarihi Temelleri, Kitap Yayınevi, 2006,)
[33] Lewis, Bernard. (2002). ‘’What Went Wrong: Western Impact and Middle Eastern Response,’’ Oxford University Press, 2002. 172 pp. Index to p. 180. New York